ÇAĞRI

Terk olunmak, kıyaslarla beter hâllere bürünebilen bir durumdu, mezkûr kişi üç yıldır terk olunmuştu, sahip olduğu her şeyi birer birer kaybetmekle başladı, bunun için bir dokunuş yetti, büyük bir bela neredeyse kapsını kırarak hayatını alt üst ettiğinde, geriye elle tutulur hiçbir şey bırakmadı. Sanırım kötü başladı hikâye, hem birden sendeler gibi de, o hâlde sırasıyla gitmeli; üç yıl dedik, bunun birinci yılı belayı tanımak ve ona alışmakla geçti, bu hayatında yaşadığı en berbat olaydı, daha önce böylesini yaşamadığını biliyordu, fakat bunun asıl şiddeti şurdan belliydi: böylesi aklının ucundan geçmezdi. Çok kere, “Bin yıl yaşasam ve bana mühlet verilse, bunun bir benzerini kurgulayamazdım” diye mırıldanırdı. Nedeni onun insan oluşu ve insanın dörtte üçünün merhametten ibaret olmasıydı; durmadan kendini kınadığı bir ilk yıldı bu. İkinci yıl susku ve sabır evresiydi, her şeye rağmen dişlerini sıkmak, yükünü sırtlanmak, asla şikâyet etmemek, kimseciklere zayıflığını hissettirmemek üzere geçti. Bu en az birinci yıl kadar şiddetliydi, fakat şu var ki, sabra yönelince, sabır kolay kılınır gibiydi. Ve üçüncü yıl, yani şimdi içinde bulunduğu güncel zaman; bu artık dayanamayıp, bela ve sabra yakındığı bir zamandı, durup yazıklanıyordu, ardı arkası kesilmeyen söylenmelerle içi boşalıyordu, kimleri sevindirdiği bilinmez, kimleri küstürdüğü de; herhangi bir olay, küçük bir eşya, nerden esinlendiği bilinmeyen uzak bir hatıra saatlerce söylenmelere dönüşüyordu. Şüphe yok ki, üç yıllık terk olunma imtihanının en şiddetli evresi buydu, bundan daha kötüsünü tasvir etmek kolay değildi; nedenler üstüne sonu gelmez şikâyetler, kendinden başka her şeyi kınamalar, yazıklanmalar, belki iftiralar hadsizce odanın içini dolduruyordu; işin ilginç yanı kendinden hoşnuttu, söylenmeler kalbine dokunuyordu, söylenmelerin önünü almak neredeyse imkânsızdı, o güne değin yaşadığı her şey, kelimeler hâlinde dilinden dökülüyordu, iğneli bir şeyler vardı sözcüklerde, fakat lezzetliydi de; şu var ki, her söylenme, kötü bir sonla bitmek zorundaydı, birden içine pişmanlıklar doluyordu, “neden sabretmedim?” diye kendine kızıyordu, içindeki şeytan bunun bir öneminin olmadığını fısıldıyordu ama mezkûr kişi pişman olmaktan gebermeyi de seviyordu, hemen boyun büküyordu, gözleri doluyordu, kendinden nefret edecek durumlardı bunlar, bazen canını yakmak istiyordu, şuraya bir yumruk vursa, herhalde tuzla buz ederdi. Derken küçük bir nedenle biraz sonra yeni söylenme evresi başlıyordu, vicdanı ona bunun olmaması gerektiğini, söylenmelerine hemen son vermesini, şimdilik sabretmekten başka elinden hiçbir şey gelmeyeceği için en akıllıca işin sabretmek olduğunu, üstelik bütün söylenmelerinin köpek gibi pişmanlıklarla bittiğini fısıldıyordu, fakat mezkûr kişi, söylenmeye başladı mı içi boşalana değin ara vermiyordu, önce büyük bir öfkeyle başlayan söylenme bir hak iddiası gibi başlıyordu, derken bu durumdan lezzet almaya başladığının farkına varıyordu, lezzet aldıkça önü alınamayan söylenmelerine hazla devam ediyordu, birden içi boşalınca kötü iş üstünde yakalanmış günahkâr gibi, ne yapacağını kestiremeden öylece kalıyordu. Ve pişmanlık başlıyordu, bu sefer de kendini kınamaya başlıyordu, hayır o haksızdı, bu ve daha fazlası hakkı olmalıydı, hem bak, kapı komşusu bir insan gibi yaşıyordu, iyi de neden o bu gibi şeyleri bilmiyordu, çünkü hak etmiyordu, mezkûr kişiyse kötünün en kötüsü olduğu için bunları hak etmişti, bundan başka bir gerçek, yazık ki, yoktu.

Bugün sessizce oturmuştu, yarım saat içinde makarna yapmış, bir tabak makarna, biraz otlu peynir, birkaç kekikli siyah zeytinle karnını doyurmuş ve bir köşeye sığınıp, somurtmaya başlamıştı. Derken kapısı çaldı, üç yıl var ki kapısı çalınmamıştı, felaketle birlikte herkesin onu terkettiği doğruydu, bu yüzden oldukça merakla kalktı, kapıya doğru temkinli adımlarla yürümeye başladı, her adımda bir ihtimal uyduruyordu, fakat hiçbiri mantıklı şeyler değillerdi. Kapıyı açtığında karşısında bir kalabalık buldu, dikkatle bakınca hiçbirini tanımadığını gördü.

“Buyrun?” diye sordu.

“Biz geldik!” dediler hep bir ağızdan.

Birden içeriye daldılar, mezkûr kişi ne yapacağını şaşırdı, her birinin yüzüne dikkatle bakarak arkalarından içeriye girdi, dokuz kişi varlardı, odanın içi birden insanla doldu, mezkûr kişininse içi hınçla; bunlar da kimdi? Uğursuz bir takım şeyler sezinlemiyor değildi ama ne bileyim, bu mümkün de değildi, mezkûr kişi yüzünü buruşturdu, kimseyi çağırmamıştı, üstelik terk olunmuştu, bunlarıysa tanımıyordu.

“Özür dilerim ama kimsiniz siz, burada işiniz ne?” diye sordu mezkûr kişi, birden oluşan kalabalıktan bağırmak zorunda kalmıştı.

“Bizi tanımadın mı? diye sordu içlerinden en aklı başında görünen kişi. Nasıl olur? Tam bir yıldır sabah ve akşam bizi çağırıyorsun, yeter dedik biz de ve kalkıp geldik. Değil mi arkadaşlar?”

Mezkûr kişi oracığa yığılacağını sandı, bu bir rüya olmalıydı, kendini çimdiklese miydi? “Hayır, sizi ben çağırmadım” dedi ama sesi gürültüden işitilmedi, biri çay yapmaya kalktı, biri su doldurdu, bir başkası sigara yaktı, üç kişi bir köşeye çekilip sohbet etmeye başladılar, mezkûr kişi elinin kolunun bağlandığını duydu. İşin tuhafı mezkûr kişi de bu hikâyeye inanır gibiydi, sanki gerçekten de onları buraya o çağırmıştı, buna inanmaya hazırdı.

dehr

Reklamlar

BATAKLIK

Burası muazzam bir bataklıktı, bataklığın dört tarafı sazlıktı, bataklığın altında cesetler olduğunu herkesler bilirdi, çoğu cesetler cezalandırılmış eski mahkûmlardı ya da bu bir infazdı, hakçası bataklık için iyi bir ceset kuyusu denebilirdi; mezkûr kişi ve ailesi bataklığı dört taraftan kuşatmışlardı, sazlıklardan küçük kulübeler dikmişlerdi, buradan hiçbir yere ayrılmazlardı, sabah olunca bütün kabile şehre girerlerdi, bir diğeriyle ilişki içinde olmaksızın akşama değin şehri turlar, akşam olunca kulübelerine geri dönerlerdi; mezkûr kişi hariç! O hiçbir yere ayrılmazdı, bataklıktan ailesiyle birlikte birkaç defa ayrılmış, sanırım ayrılmayı sevmemiş, bir daha şehre girmemişti, sabah ailesi şehre dağıldıktan sonra mezkûr kişi bataklığı baştan başa turlamaya başlardı, her yerde zehirli iğneleriyle sinekler uçuşurdu, mezkûr kişi bu sinekleri bazen kovalardı, çokluk yağlı bezlerden edindiği meşaleyi yakar, sinekleri ateş ve dumanla kendinden uzak tutarak bataklığın dibini kolaçan ederdi, bataklığın dibinde keşfolunmamış şehirler, kutsal kitaplarda sözü edilen ülkeler, batık uygarlık kalıntıları, kral hazineleri ve ihanete uğramış çete liderleri olduğundan şüphesi yoktu. Şimdiye kadar sazlıkarın köküne pala vura vura on adam boyuna yükselttiği, ucunda bir file bulunan keşif çubuğunu alıp bataklığı yoklardı, daha dibini bulmuş değildi, fakat her seferinde yeni bir eşya keşfetmenin ondaki adı heyecan ve mutluluktu; kapkara sürahiler, çaydanlıklar, pipo ve köstekli saatler, çizme ve kunduralar, çakmak ve tabakalar, kutu ve sandıklar, kapı ve çerçeveler, koltuklar, masalar, kasetçalarlar, telefonlar, geçen asrın son çeyreğine ait metal paralar, kâğıt paralar, vazolar, biblolar, duvar saatleri, kol saatleri ve elbette vazgeçilmezi olan kapkara cesetler. Metal eşyaları kalaylar, cesetleriyse üstündeki değerli eşyaları çıkarıp, bir çeşit ayinle yakardı. Bunlar borçlarını ödeyemeyen garipler ya da bağlı bulunduğu çeteye ihanet eden hainler ya da karşı çete üyeleri tarafından infaz edilen kurbanlar veya da tarih öncesine ait savaşçılardı. Mezkûr kişi her biri için ayrı ayin kuralları belirlemişti, hepsini aynı yöntemle yakmazdı, kimin hangi inanışa sahip olduğunu iyi kestirmek gerekirdi, cesetlere inanılmaz saygı ve ilgi duyardı, parmaklarındaki yüzüğü çekip çıkarırken ya da altın dişlerini sökerken asla acele etmezdi, maktül ya da mevtaların bedenleri bataklığın sığ sularında kapkara bir yağla kaplandığı için çürümezdi, derileri gergin olurdu, küçük bir ateşle hemen tutuşurlardı. Mezkûr kişi kendini dünyanın en zengin koleksiyoneri bilirdi, biriktirdiği eşyalar için özel yaptırdığı kulübesinde yeni eşya koyacak yer yoktu, kulübeye her girdiğinde yeni bir kulübeye ihtiyaç duyduğunu düşünür, fakat ikinci kulübe yapımına başlamaya bir türlü karar veremezdi, şimdilik bununla yetinmek gerektiğini fısıldayıp, kabilesi dönmeden bataklığına ve keşiflerine geri dönerdi. Evlenmeyi düşünmüyordu, hayatına bir kadın alma düşüncesi abesti, klasik bir söylem olacak ama mezkûr kişi bataklığına âşıktı ve sanırım onunla evliydi, bundan başka hiçbir düşüncesi yoktu, boşalma hâliydi onunki, bataklığı düşünmekten gece gözüne uyku girmezdi, muazzam bir hazineydi, hiçbir zaman boş göndermemişti onu, eli hep dolu dönerdi, şefkatli anneden beterdi, koruyup kollayan babalar eline su dökemezdi, değme sevgililer böyle sahiplenip, kıskanamazdı, her sırrından haberdar dost bildiği yegâne varlıktı, bir başkasının bataklığa girme düşüncesi ölüm gibi bir şeydi, buna dayanamayacağını bilirdi, aklının ucundan bile geçirmeye cesaret edemezdi, fakat birinde biri girecek olsa öldüreceğinden şüphe duymazdı, bu bataklık onun herdem bakire geliniydi, ondan başka hiç kimse dokunamazdı.

dehr

KOVGU

“İşte burası, dedi emlakçı, elimde başka ev yok şimdilik, tutmaya karar verirsen kontratı hemen yaparız.”

“Bir artı bir, dedi mezkûr kişi, bence uygun.”

“İyi öyleyse, dedi emlakçı çıkarken, ben kontratı hazırlar sana getiririm.”

“İyi olur.”

Emlakçı gitti, mezkûr kişi evin içini gezdi bir süre, küçük avluyu sevdi, banyo, mutfak ve tuvaletin avluda olması iyiydi, küçük de bir bahçesi vardı, duvarı boydan boya sarmalayan sarmaşık ağacının dibine domates ve biber ekmişlerdi, küçük fidanlar şimdiden boy vermişti, derhal paçaları sıvayıp evi temizlemeye girişti, hortomu çekip odayı baştan başa suladı, yıkadı, küçük avluyu da; domates ve biber fidelerini suladı, sarmaşık yapraklarını ve ağacın kökünü bir güzel ıslattı, kendi serinlemiş gibi bundan mutluluk duydu, o gün, gece olmadan birkaç parçalık eşyalarını yüklenip eve yerleşti, bir gün sonra emlakçı tekrar geldi, kontratı hazırlamıştı, mezkûr kişi üç ay peşin vermekte ısrar etti, imzayı attı ve eve resmen yerleşmenin rahatlığıyla odasına döndü. Çok az çıkardı dışarıya, evde işi olduğu için böyleydi, kimsecikler ne yaptığını bilmezdi, o da kimseciklerin ne yaptığını bilmesini istemezdi, esrarlı şeyler değildi bu şeyler, gizden böyle değildi, sadece odasından çıkmaz ve ne yaptığına şahit tutmazdı, yaptığı şeyi bunca saklamasının nedeni, yaptığı işi sevmesiydi, hiçbir şeyciklere değişmezdi onu, ne aramış, ne de bulmuştu, bir gün içine çekilmiş ve onunla orada karşılaşmıştı, yavrusunun üstüne eğilen kedi gibi içerdeki şeyin üstüne eğilmiş ve onu sevip okşamaya, tıpkı anne kedi gibi yavrusunu yalamaya başlamıştı, o günden sonra bir daha odasından dışarıya adım atmamıştı. Kaldığı ev çok geniş olmayan meydanın bir ucundaydı, kendi evinden başka dört ev daha vardı, bir şu köşede, bir öbür köşede, iki de ortalarda yer edinmişlerdi, böylece meydan beş köşeden evle döşenmiş oluyordu ve bu da küçük ve ıssız meydanı görenlerin seveceği bir şekle sokuyordu; meydan tertemizdi, bazalt taşlardan döşeli zemin beyaz bir ışıkla yankılar gibiydi, bundan başka hiç kimsecikler yoktu, o evlerde kimlerin oturduğunu bilmiyordu ama oyun oynayan çocuklar da görünmezlerdi. Mezkûr kişi bir gün sonra çöpü dışarıya taşırken kapısının önünde bir yığın pislik buldu, kötü kokuyordu, pislik muhtelif şeylerden ibaretti, üç ilâ beş kadar kapalı çöp poşeti, buruşturulmuş kola kutuları, kırık şişeler biriktirilip kapısının önüne yığılmıştı, meydanın diğer sakinlerinin kapıları sıkı sıkıya kapalıydı, buna bir anlam veremese de pisliği temizlemek zorundaydı, içeriye girip bir süpürge ve kürek getirdi, pisliği temizleyip çöp kutusuna yığdı. Derken iki ev uzaktaki kapı açıldı ve dışarıya orta yaşlı bir adam çıktı, mezkûr kişiye göz ucuyla bakıp geçecekti ki, mezkûr kişi, “Kapının önüne pislik yığmışlar” dedi, fakat adam bir daha mezkûr kişiye bakmadı, bir şey de demeden uzaklaştı, mezkûr kişi buna bir anam veremedi, içeriye girdi, odasına döndü ve bu uğursuz olayı hemen unuttu; odası ile dünya arasında görünmez bir perde gerilmişti, bir penceresi bile vardı perdenin, oradan dünyaya bakardı ama karışmayı aklının ucundan geçirmezdi, istese de karışamazdı, dönülmez şeyler vardı, istense de artık geri dönmenin mümkün olmadığı yerler vardı, kaçınılmaz yolculuklar; mezkûr kişi bu yolculuğa bilip bilmeden çıktığını artık biliyordu, hayata galebe çalan garip bir şeydi bu. Acıkınca mutfağa gitti, bir parça et vardı, onu kızarttı, yanına domates doğradı, ekmek almak için dışarıya çıktığındaysa bir daha aynı şeyle karşılaştı, kapının önüne pislik yığmışlardı, bu seferki hayvan işkembesiydi ve gerçekten kötü kokuyordu; bir an sesli bir şekilde pislği hangi terbiyesizin döktüğünü sormak istedi, fakat yapmadı, tekrar içeriye döndü, kürekle süpürgeyi getirdi ve pisliği temizleyip çöp kutusuna yığdı, bakkala gitti, ekmek aldı, döndü, biraz da üzgün ve kızgındı, yemeğini yedi ama aklı çelinmişti artık, yemek bitince tabak ve çatalı yıkayıp raflara yerleştirdi, sigarasını yakıp tekrar dışarıya çıktı ki, kapının önünde pislik vardı, demek ki bu bilinçli bir şeydi, birileri bunu bilerek yapıyordu, demek ki, onu burada istemiyorlardı, bunun neden böyle olduğunu bilmiyordu ama canı sıkıldı, kimseye bir şey demeye fırsatı bile olmamıştı, nedeni üstüne kafa yoracak kadar değildi, pisliği sessizce küreleyip çöp kutusuna yığarken, meydanın kuzey ucundaki kapı açıldı ve genç bir kadın dışarıya çıktı, mezkûr kişiye şöyle bir bakıp geçecekti ki, mezkûr kişi, “Üçtür kapının önüne pislik yığıyorlar” diye söylendi, kadın bir şey demedi, fakat kızgın gibiydi, mezkûr kişiye bir daha bakmadan hızla uzaklaştı, mezkûr kişi sezdiği bir takım uğursuz duyguyla içeriye girdi.

dehr

AVRÂ

Avrâ, karanlık ve basık katmanda, kapkara dumanın içindeydi, boynuna asılan büyücek hurma lifine odunları doldurması için, kocasının kaldığı karanlık hücreden oldukça uzaklaşması gerekiyordu, bunun, cezanın bir başka biçimi olduğundan şüphesi yoktu, hayat dedikleri kısacık, lezzetsiz bir şeydi, yaşadığını hatırlamıyordu bile, bütün öfkelerini unutmuştu, erdem sanıp korumaya çalıştığı her özellik şimdi altından kalkılamayacak nedenlere dönüşmüştü, bir odun da onun için taşımalıydı, bir odun susutukları, bir odun söyledikleri için, bir odun güldükleri, bir diğeri ağladıkları için; karanlık dumanı solumak zorundaydı, duman belki karanlık hücrelerden ve oranın mahkûmlarından kaynaklanıyordu, belki üst katmanlardan aşağıya sızıyordu, tıpkı her köşeden düşen irinler ve asla susmayan çığlıklar gibi, belki bizzat kendisinden kaynaklanıyordu duman, bunu bilmiyordu ama dumanı solumaktan ciğerleri parçalanıyordu, burnunu artık duymuyordu, gırtlağı gün içinde birkaç defa erirdi, yutkunamaz, oracığa yığılıverirdi, fakat hemen de kalkardı, hücreye atılmak istemiyordu, Avrâ’nın cezası kocasına odun taşımaktı, fakat bu cezanın kaldırılmasından korkuyordu, her an kocasının yanındaki bir hücreye atılabilirdi, bunun olmayacağı kesinliği onca inanılmazdı, burası korkunç bir gerçekti, hayal meyal hatırladığı ninesinin masallarında olurdu böyle yerler, bir düşüp, bir daha çıkılamayan karanlık zindanlar, yeraltı ülkeleri, yanıp kül olup ama ölmemeler, insanın hiçbir öneminin olmaması, can yangısının önemini yitirmesi, dostların kanlı düşmanlara dönüşmesi… “O gün aralarını ayıracağım” demişti, bunu şair sözü sanmıştı, hatta güldüğünü hatırlıyordu, en çok kocası gülmüştü, yeni doğmuş bebeğini kucağına almış, karısını kucaklamış ve şöyle demişti: “Bizi hangi güç ayıracakmış, ne olacakmış da ben size düşman kesilecekmişim?” “Can yangısı babam” diye söylendi Avrâ, dişleri nefretle kenetlenmişti, “şair sözü değilmiş, değil mi?” Odunların yığıldığı yere geldiğinde elleriyle dumanı dağıtmaya çalıştı, zifte dönmüş odunları avuçları yana yana, bir bir boynundaki hurma lifine doldurdu, boynu kırılacak gibiydi, tabanları yanmaktan, dizlerini düz tutmakta oldukça güçlük çekiyordu, lif odunla dolunca gerisin geri döndü, kocasının kaldığı hücreye doğru yürümeye başladı; şuracığa uzanıp uyumak için hayatını verirdi, buna kesinlikle inanırdı, deseler ki, “uyuyacak ve bir daha uyanmayacaksın” hemencecik ve mutlulukla uykuya dalardı, olmak istemiyordu, olmaktan yorulmuştu, nefes almak baş belası bir şeydi, olduğunu bilmekten bıkmıştı, bu varlığın sonsuz olduğu bilinciyse dayanılmaz bir şeydi, hep olacaktı, buradan hiç çıkamayacaktı, bunu herkesler bilirdi, herkes için çıkmak, kurtulmak söz konusuydu, herkes buradan çıkacağının ümidini besleyebilir, yanıp yakılarak ağlayabilir, dualar edebilirdi, fakat kendisi bu durumun dışındaydı, onu gören herkes çığlık atardı, en çok da kocası, asla gelmesini istemezdi, yüzünü görmek istemezdi, sanki suç onunmuş gibi? Kocasının hücresine gelince çığlıkları işitti, boynundaki hurma lifini eliyle şöyle bir destekledi, odunlara yer yapmak için değil, belini doğrultmak için; elleriyle kulaklarını tıkadı ve hücreye yaklaştı.

“Gelme ey Ümmü Cemil, gelme, Allah bin türlü belanı versin senin, düşman kadın, yeter artık, gelme!” diye bağırdı Ebu Leheb karısını gördüğünde.

Avrâ parmaklarını dudaklarına götürüp, sus işareti yaptı ve tekrar kulaklarını tıkadı.

“Ona ver, ona ver, Allah aşkına bana verme” diye yan hücredeki mezkûr kişiyi işaret etti. Mezkûr kişi hemen isyan etti, “Benim değil o odunlar kadın, kocana ait, sakın adaletsizlik yapayım deme” diye Avrâ’ya söylendi, birden hücrenin en dibine çekildi, korkunç bir çığlık yükseldi mezkûr kişiden, Avrâ odunları Ebu Leheb’in ateşine attı, ateş güm diye patladı, Ebu Leheb çığlık çığlığa hücrenin demirlerine tutundu, elleri akınca, duvarlara yaslandı, sırtı akınca, kendini yerlere attı, yüzü, karnı akınca “yeter” diye çığlık attı, fakat o da başka bir çığlıkla hücrenin dibine çekildi. Avrâ tekrar geri döndü, yeniden odun taşıması gerekiyordu, burada sabah olmazdı, gece olmazdı, rüzgâr esmezdi, yeni bir müjde ya da bunu esinleyen bir haber işitilmezdi, karanlık katmanın sonuna kadar yürüyüp, bu başa gelmekten başka hiçbir şey olmazdı.

dehr

 

 

ŞEYLERİN BİTİMSİZLİĞİ

Karısıyla boşanması oldukça sıkıntılı geçmişti, mahkeme salonu buz gibiydi, hakim neden bilmem kızgın ve durgundu, sanki boşamak istemiyormuş hissine kapılmaktan kendini alamamıştı ya da şey gibiydi; sanki hakim boşandıkları için onlara, hatta sadece mezkûr kişiye kızıyordu, mezkûr kişi duruşmanın bitmeyeceğinden korkmaya başlamıştı, karısı sorulan sorulara kısacık cevaplar vermenin dışında sessizdi, o da sanki boşanmak istemiyordu, oysa bu ikisinin aldıkları bir karardı. Şimdi yalnız olmanın buruk tadıyla yürümek istemişti, belki bir yerde durup karnını doyurur, başka bir yerde sıcak bir şeyler içerdi ama yürümekten vazgeçecek gibi değildi, karısı ya da eski karısı mahkeme salonu için kravat takmasında ısrar etmişti, kravatını çıkarıp, top yapıp cebine tıkıştırdı, bu onu daha yalnız kıldı sanki, sakalını da kesmişti. Bir taksi mezkûr kişinin yanında durup, “Taksi lazım mı?” diye sordu, mezkûr kişi eğilip taksiciyle göz göze geldi, bir süre durup baktı, sanki sorulan soruyu idrak edemiyormuş gibiydi, taksici aynı soruyu bir daha sordu, “Hayır, yürümek istiyorum” dedi mezkûr kişi, taksi küçük bir patinaj yapıp ilerlerdi, mezkûr kişi verdiği cevabı idrak edince kendine şaştı, yürümeye devam etti, cebinden bir sigara çıkardı, yaktı, derin bir nefes çekti, dumanı sessizce püfürürken bir meczup hızla mezkûr kişiye yaklaştı, yüzü yüzüne değecek kadar yakınlaştı, iki eliyle mezkûr kişinin omuzlarından güçle tuttu, başını yere eğip birden ayaklarını mezkûr kişinin bacaklarına dolamaya başladı. “Sana çelme takarım ha!.. Sana çelme takarım ha!…” diyordu ha bire, mezkûr kişi düşeceğinden korkup sigarayı attı, meczubu eliyle kendinden uzaklaştırmaya çalışırken, “Dur be adam, dur be kardeşim, düşeceğim şimdi” diyordu ama meczup mezkûr kişiyi dinlemeden çelme çalıp düşürmek için ciddi biçimde uğraşmaya devam ediyordu, mezkûr kişi bir ya da iki defa sendeleyip düşecek gibi oldu, meczup hâlâ, “Sana çelme takarım ha!..” tekerlemesini tekrarlıyordu, mezkûr kişi meczubu dövmek ile dövmemek arasında kararsız kalmışken, son bir çelmeyle küt diye kıçı üstüne çökekaldı, meczup “ha ha ha” diye kahkahalarla mezkûr kişiyi işaret ederek koşup uzaklaştı. Mezkûr kişi bir süre yerde öylece kaldıktan sonra ağır ağır ayaklandı, eliyle pantolonunu temizledi, etrafına baktı, meczubu düşündü, karısını hatırladı, hakimin, mahkeme salonundan soğuk yüzü gözlerinin önünden geçti, karısının takması için ısrar ettiği kravatını açıp, top yaparak cebine tıkıştırdı ve yoluna devam etti. Şimdicek yepisyeni bir hayata başlamanın buruk tadını yudumlar gibiydi, şimdicek nasıl yaşayacağını bilememenin tuhaf lezzetini tadar gibiydi, ne zaman uyuyup, ne zaman uyanacağını, evin içinde bir başına ne yapacağını, karnını nasıl doyuracağını, işlerini nasıl düzenleyeceğini bilemiyordu, karısı varken bunlar sanki kendiliğinden olup oluveriyordu, şimdiyse bunları kendisinin yapması gerektiğini, yapmadığı takdirde hiçbir işinin yürümeyeceğini biliyordu; şimdi sadece kentte yürümek istiyordu. Bir taksi mezkûr kişinin önünde durdu, “Taksi lazım mı?” diye sordu, mezkûr kişi eğilip taksiciyle göz göze geldi, bir süre öylece durdu, sorulan soruyu idrak etmediğini söyleyebilirim, taksici sorusunu yenileyince, “Hayır, yürümek istiyorum” diye cevap verdi, taksi küçük bir patinajla ilerledi, mezkûr kişi verdiği cevabın tuhaflığından kendine şaştı, bir sigara yaktı, derin bir nefes çekip dumanı sessizce püfürürken bir meczup mezkûr kişiye yaklaştı, yüzünü mezkûr kişinin yüzüne değecek kadar yakınlaştıran meczup, iki eliyle omuzlarından güçle tuttu, başını yere eğdi ve ayaklarını mezkûr kişinin bacaklarına dolamaya çalışarak, “Sana çelme takarım ha!.. Sana çelme takarım ha!..” demeye başladı. Mezkûr kişi sigarayı atıp meczubu kendinden uzaklaştırmaya çalışrken, “Dur be adam, bur de kardeşim, düşeceğim şimdi” diyordu ama meczup ciddi uğraşlarla ayaklarını mezkûr kişinin bacaklarına dolamaya çalışarak düşürmek için çalışıyordu, mezkûr kişi bir ya da iki defa sendeledi, düşeceğinden korktu, eliyle meczubu kendinden uzaklaştıramadığı açıktı, birkaç darbeyle meczubu kendinden uzaklaştırma konusunda kararsız kalmıştı ki, birden dengesini yitirip küt diye kıçı üstüne çökekaldı. Meczup başarmanın hazzıyla, “ha ha ha” diye kahkahalarla mezkûr kişiyi işaret ederek koşup uzaklaştı. Mezkûr kişi bir süre öyle kaldıktan sonra ağır ağır ayaklandı, eliyle pantolonunu temizledi, karısını hatırladı, bunca üzüleceğini tahmin etmezdi, artık yapamadıkları açıktı, gecelerce konuşmuşlardı, bir daha, bir daha denemiş, olmayınca sessizce sabretmişlerdi, bu da olmayınca karşılıklı anlaşıp boşanmaya karar vermişlerdi. Kendisi de üzgündü sanırım. Karısının takması için ısrar ettiği kravatı çözüp, top yaparak cebine tıkıştırdı, şimdi daha yalnız hissediyordu, şeylerin tekrar etmesi değildi bu, aynı suret ve aynı musibetin tekerrüren can yakmasıydı, vazgeçilmez bir şeydi, üstesinden gelinmez; ayırdına varmak bile başlı başına bir bilimdi, değme cellatların yenilmekten kurtulamadığı darağacıydı, onu bilip, duymak için kaosun bir adım dışına çıkmak gerektiği açıktı, bilmeden ölmekse mukadderdi, yığın denebilirdi, yığının bilinci, yığının duygusu, yığının kör eden öfkesi. Bir taksi mezkûr kişinin önünde durdu, “Taksi lazım mı?” diye sordu, mezkûr kişi eğilip taksiciyle göz göze geldi, bir süre öylece baktı, sorulan soruyu idrak etmediğini biliyorum, taksici sorusunu yenileyince, “Hayır, yürümek istiyorum” diye cevap verdi, taksi küçük bir patinaj yapıp ilerledi, mezkûr kişi verdiği cevabın tuhaflığından kendine şaştı, bir sigara yaktı, derin bir nefes çekti, dumanı sessizce havaya püfürürken birden bir meczup mezkûr kişiye yaklaştı, iki eliyle omuzlarından güçle tuttu, başını yere eğdi ve ayaklarını mezkûr kişinin bacaklarına dolamaya çalışarak, “Sana çelme takarım ha!.. Sana çelme takarım ha!..” demeye başladı.

dehr

MUCİZE ÜLKE

Mucize ülkeyi birçok düşünmüş ve kurmuştu, içindeyken, şeylerin dışını daha doğal, daha hafif, nezaket ve zarafet kurallarına uygun bir yer olarak düşlemişti, şeyler kendini kurguluyordu -doğal olarak-, hiçbir şey yapmasa bile, kendiliğinden oraya yürüyordu, bütün insanlar orayı işaret ediyordu, bütün eşya oraya yöneltiyordu, olaylar hep oraya sürüklüyordu, yani buraya, şimdi içinde olduğu yere… Şu var ki, bilmek ile bilmemek aynı şey değildir, bilmeden belki hayale dayalı olarak şeyler daha kusursuz gelebilir, yüzler daha masum, sözler daha samimidir, işaretler sahih, duygu ve duyarlıklar daha berraktır, yazının bir sırrı vardır, söz hükmünü yitirmiş değildir, sözgelimi aşk, kendini kurgulayan bir oluştur, yalan çocukken başvurulan bir kaynaktır ve yetişkinlerin ihtiyaç duymadığı bir nedensizliktir, ihanet yahut onu hiçe sayma yaratılmamış bir düzen, birlik yahut dayanışmaysa her an gücünü ve sırrını yenileyen mutlak bir varlıktır… Şimdi içinde olduğu yer, yani şeylerin dışı, suyun daha ağır aktığı, yağmurun ıslatmadığı, güneşin ısıtmadığı garip bir yerdi, rüyalara başvurmak söz konusu bile olamazdı, uzun zamandır gördüğü hiçbir rüyayı hatırlamıyordu, yaşadığını hatırlamak için nedenlere ihtiyaç duyuyordu, sözgelimi çay ve sigara ona yaşadığını hatırlatıyordu, işte bundan çay ve sigaraya, diğer şeylerden daha çok sahipti, yüzler ve sözlerin sahih ve samimi oluşu dendi, bunlar hep tuhaflıklardı, bir karabasan imgesi kurgulamıyordu, hayır, böyle bir şey yapmıyordu, fakat yıllardır adım adım sürüklendiği şeylerin dışı kâbustan beter bir yerdi, handiyse yaratılmamış küçük yaratıklardan bahsedeceği tutardı, şöyle demeliydi: İlgili küçük yaratıklar masanın, yatağın, eşyaların altına gizlenmişlerdi, gaflete düştü diyelim, birden ortaya çıkıp mezkûr kişiye saldırıp dişlemeye başlıyorlardı, bu his ya da görümü sıklıkla yaşadığını biliyordu, fakat çok durmuyordu üstünde, bu, yaşadığını bilmek için nedenlere duyduğu ihtiyacın uzamlarıydı, yaşamadığını düşündüğü için böyle değildi ama, yaşadığını bilmiyordu ya da unutuyordu, daldığı şeylerin sırası yoktu, dalıp gittiği zamanların sayısı azımsanacak değildi, bazen küçük bir eşyaya dokunmanın hazzını tadardı, öyle ki, o eşyayla giriştiği birliği duysun, yaşadığını hatırlasın. Fakat bütün bunların ötesinde şeylerin dışından şuracığa ayrılmayı aklının ucundan geçirmiyordu, bunu fısıltıyla mı söylemek gerekiyordu, söylemeden önce etrafı bir kolaçan  mı etmeliydi yahut bir kulağa eğilip söylemek mi gerekirdi bilmem ama, her şeye rağmen mezkûr kişi şeylerin dışından memnundu, dileyip düşlediği gibi çıkmamıştı, evet, fakat yıllardır bütün dünya bir olup ona burayı anlatmıştı, buraya çağırmıştı, burayı işaret etmişti.

dehr

SEVGİN BUYSA, NEFRETİNDEN ALLAH’A SIĞINIRIM

“Hayır, şeyler sandığın gibi değil, dedi mezkûr kişi, bu sefer ben bile ne bildiğimin ve neler duyduğumun ayırdına varamıyorum; şeyler bir girdap gibi yokluyor, vurup deviriyor, kendiyle birlikte yaratılmadığını sandığım yörüngelerde döndürüp duruyor, dipsiz kuyulara tepem üstü çat diye bırakıyor ve edepsiz, kuyunun ağzından akislerle, bitimsiz kahkahalarla yeri göğü yaratıldıklarına utandırıyor; bazen bittiğini, gittiğini, beni rahat bıraktığını sanıyorum ama asla bunu yapmıyor, birden, belki de en acımasız olabileceği saatte ortaya çıkıp aynı şeyleri bir daha yapıyor, bunu senin yanına bırakacağımı sanma.” Kadın lütfen mezkûr kişiden hayatını bağışlamasını istedi, gözleri doluydu, konuşamıyordu, ellerini kaldırıp birleştirmiş, yüzü acıyla çarpılmış, mezkûr kişinin gözlerinin içine bakıyordu, mezkûr kişininse gözlerinden ateşler fışkırıyordu, elindeki et bıçağıyla kadının göğüs kısmına bir darbe vurdu, kesilen et parçasını gözleriyle bir an tarttıktan sonra dişleyip yemeye başladı. “Senden önce insana benzerdim, diye konuşmaya başladı eti çiğnerken; bir insan gibi sever, insan gibi gülerdim, öfkelerim de vardı, yok diyemem, fakat affetmek, bağışlamak, görmezden gelmek gibi yüce gönüllüklerimden haberdardım, birçok insan ciddi anlamda canımı yakmıştı, handiyse tamamını affetmişimdir, senden önce bir insana beddua ettiğimi hatırlamıyorum, hatta kasam zulmedenlere dualarla dolu.” Kadın güç bela üstesinden geldiği kelimelerle boğuşarak pişman olduğunu söyledi, üzgündü, böyle olmasını istemezdi. “Hadi ordan!” diye bağırdı mezkûr kişi, toprağa bağdaş kurup oturmuştu, kadın yarı baygın yerde yatıyordu. “Sen asla pişman olmazsın” diyerek bir bıçak darbesi de baldırlarına vurdu, kesilen et parçasını ısırıp yemeye başladı. “Ben asla yanılmam, çok yaşadım dünyada, kulağını aç da dinle! Şu murdar yerde çok yaşadım, insanı gördüm, dünyayı gördüm, sessizliğin sesine kulak verdim, yalnızlığın peşinden gittim, kalabalıkta birçok kayboldum, herkes benden kurtuldu, ben herkesten kurtuldum, fakat kendimden asla kurtulamayacağımı öğrendim. Pişmanmış, sen onu külahıma anlat!” Bir bıçak darbesi daha attı, kesilen eti çarçabuk yeyip bitirdi, eti çiğnerken söylenmelerine devam ediyordu, sonra bir bıçak darbesi daha vurdu, onu da kaşla göz arasında yeyip bitirdi, kısa zamanda kadından geriye sadece kemik yığını kaldı. Mezkûr kişinin eli yüzü kan içinde kalmıştı, fakat gözlerindeki kıvılcım sönmüş değildi, tulumbadan su çekip yüzüne bulaşmış kanları yıkarken, “Sen bunu hakettin, bil ki bunu hakettin” diye sayıklıyordu, geri döndükten sonra kemik yığınına baktı bir süre, “hemen de bitermiş” diye söylendi, doymadığını söyleyebilirim, oracığa bir çukur kazdı, kemik yığınını toplayıp çukura doluşturdu, avuçlayıp toprağı çukuru kapattıktan sonra, bir sigara sardı, yaktı, üç kadar derin nefesle dumanı ciğerlerine doldurdu. “Sende gördüğüm aksime ne yaptın? Onu daha önce hiç kimsede görmemiştim, ilk sende gördüğümdeyse büyülenmiştim, işte aradığım o demiştim, beklediğim, özlediğim, ben olan ben, ben olmayan benin saklandığı kutsal kutu olduğuna inanmıştım; sana kimsenin beklemediği gibi beklediğimi, çünkü belki de hiç yaratılmadığımı söylemiştim, efsanelerden, masallardan, yokluğu delip geçen körinançlardan, sır ve esrardan, efendi ve cariyeden, sultan ve kölesinden bahsetmiştim, inandığını gördükçe korkunç heyecanlarla daha anlatıyordum, sabahlara değin durmaksızın dinliyordun beni; fakat hepsi kandırmacaymış, sadece beni sınıyormuşsun, beni kendine inandırdın, yok yere uykumdan uyandırdın, kandırdın, bin defa affettim, bin defa görmezden geldim, fakat nihayet sabrımı taşırdın, keşke taşırmasaydın.” Birden öfkeyle doldu, sigarayı çat diye yere attı, kalkıp çıplak ayağıyla izmarite basıp söndürdü. “Hayır, sen sabrımı iyice taşırmış olmalısın” diyerek yere çöktü, biraz önce kemik yığınını yığdığı çukuru açtı, kemikleri birer birer dışarıya taşıdı, hepsinin başına çöktü ve kemikleri kemirmeye başladı. “Sabrımı taşırdın kadın, söyle bakalım, bunu bana neden yaptın?”

dehr

NE OLABİLİR Kİ? (YANİ!)

Dünyanın, sanıldığının aksine, daha yavan bir zaman işleyişinin olduğunu bilmek için üç gün yaşamak yeterdi, ilginç olan, hiç kimsenin dünyaya şimdi olduğu gibi değil, bir bebek olarak gelmesi ve çocukluk evresini yaşamasıydı; sanırım bütün şeyler bundan dolayı böyleydi; inanmak ya da inanmamak!

Kuş kafesi nicedir kırıktı ve mezkûr kişi nicedir kafesi onarmak istiyordu, buna bir türlü karar verememek de denebilirdi, kafesi marangoza götürmek için gerekli isteği duyamamak da; bugünse kafesi götürmek için içinde bir istek duyunca ve kuşun, kırık kafesten uçma korkusu galip gelince üstünü giydi, kafesi aldı ve dışarıya çıktı; marangoz kentin en eski yeraltı pasajındaydı, minibüse binmesi gerekiyordu, daracık sokakları geçip durakta yolcu bekleyen minibüse bindi, şoföre parasını verip arka koltuğa oturdu, kafesi kucağına aldı ve dışarıyı seyretti. Çok kısa bir zamanda minibüse birçok yolcu bindi, şoför elini kaldıran bütün yolcuları almakta herhangi bir sakınca görmüyordu, birden minibüsün içi tıkış tıkış insanla doldu, yolcular homurdanmaya başladılar, birkaçı şoförü kınadı, diğer birkaçı artık yolcu almaması için uyardılar, şoför bir şeyler geveleyip yoluna devam ederken mezkûr kişi pasaja yaklaştığı için memnundu, durakta ineceğini söyleyip kalktı, fakat ilerlemesi hiç de kolay değildi, “müsaade edin, müsaade edin” diyerek kapıya yanaşmaya çalışırken birden birinin ayağına bastığını ve sanki bastırdığını duydu, canı müthiş yandı, fakat bir şey demedi, yüzü buruştu, neredeyse ah diye narayı basacaktı, ayağını çekmeye çalışıyor, fakat çekemiyordu, geriye gitmek istiyor, fakat gidemiyordu, ilerlemek istiyor, fakat buna da güç yetiremiyordu; ayağına basan kişi hemen önündeki yüz yirmi kiloluk insan azmanı olmalıydı, gittikçe daha bastırdığını dese karnı ağrımazdı, neyse ki minibüs durdu, şoför ineceklerin acele etmesini istedi de, yolcular yer yapmak için kenara çekilince mezkûr kişi de ayağını bin kiloluk demir kütleden kurtarmayı başarıp aşağıya inebildi. Aşağıya indiğinde kafesi yere bıraktı, yol üstündeki ıhlamur ağacına yaslandı, acıyan ayağını hafif sallamaya, indirip kaldırmaya başladı; birden bütün hayatı bir film şeridi gibi gözlerinin önünden hızla akıp geçti, sanki bütün yanılgıları, bütün yenilgileri hep bundandı, o insan azmanına neden kızmamıştı da, ayağına basmasına izin vermişti? Sanki buna izin vermeseydi, hayatı boyunca bu gibi şeylere göz yummasaydı, o da mutlu olacak, o da kendine inanacak ve şeyler bu kadar saçma bir kisveye bürünmeyecekti!

..şoföre parasını verip arka koltuğa oturdu, kafesi kucağına aldı ve dışarıyı seyretti. Çok kısa bir zamanda minibüse birçok yolcu bindi, birden minibüsün içi tıkış tıkış insanla doldu, mezkûr kişi kafese kucağında yer yapmaya çalışırken, “Kaptan bey! diye seslendi. İçeride nefes alınacak bile yer kalmadı, yolcuları nereye almayı düşünüyorsunuz?” Şoför bir şeyler geveleyecekken diğer yolculardan mezkûr kişiyi onaylayan sesler yükseldi, artık yolcu almaması gerekiyordu, insanlar üst üste binmiş gibiydi, şoför bir şey demeden yolcu almaktan vazgeçti, mezkûr kişiyse ineceği yere gelmekten memnundu, durakta ineceğini söyleyip kalktı, fakat minibüsün içi öylesine kalabalıktı ki, adım atmaya bile yer yoktu. “Müsaade edin, müsaade edin” diyerek kendine yol açmaya çalışan mezkûr kişi ilerlerken birden birinin ayağına bastığını ve sanki bastırdığını duydu, canı yandı, ayağına basan kişi hemen önündeki yüz yirmi kiloluk insan azmanı olmalıydı, hayatından memnun gibiydi, mezkûr kişi ayağını kurtarmaya çalıştıkça baskı artmaya başlıyordu; mezkûr kişi kucağındaki kafesi ayağına basan kişiye şöyle bir vurup dengesini yitirmesine neden oldu, insan azmanı bir adım kadar geriye çekilince mezkûr kişi ayağını çekti, şoför minibüsü durdurunca da, ayağına basıp bütün gücüyle bastırdı, gözlerinin içine öfkeyle baktı, insan azmanının yüzü acıyla buruşurken aşağıya indi.

Kafesi kucağına bastırdı, Rüya Pasajı’ndaki marangoza gitmek için küçük, kararmış basamakları indi.

 

 

dehr

SEN DEĞİL

“Ne yani, bunca arayış boşa mı gitti?” diye sordu, sanırım öyleydi, onca emek, onca inanç, onca sezgi, bekleyiş, özleyiş, gözleyiş, bir daha ayağa kalkış, bir daha gidiş, belki buluş, belki kayboluş, yine ve yeni baştan deneyiş ve daha sayılamayacak şeyler çöpe atılmak üzere kapının önünde öylece boynunu bükmüştü; siyah çöp poşetinin üstünde kara sinekler uçuşuyordu, bir takım sineklerin sırtları parlak yeşildi, olan, olmayan ışıkta şavkıyordu, hamam böcekleri siyah çöp poşetinin altında verevine görünüp kayboluyorlardı, ışığı sevmediklerini herkes bilirdi, karanlık olsundu tek, bundan asla şikâyet etmezlerdi, sanırım siyah çöp poşetinin suyu akmıştı, hamam böceklerini çeken şey, kokudan başka, akan kirli su olmalıydı; bir kelebek uçtu, geniş, görkemli kanatları vardı; şeyler, ki ona bunca yıl demeliydi, ama dur bakalım, belki de başka bir şey denebilirdi, onca şey mesela; olmadı sanırım, denemekte fayda var, bütün birikimler, uykusuz geceler, kat edilen yollar, hayaller ve onların dünyadaki karşılıkları, gidişler ve kimse olmayınca öylece bekleyişler, ayağının tekini duvara dayayıp, sırtını yaslayarak bir sigara içişler, kimsenin ilgisini çekeceğini sanmam, kimsenin sorması da gerekmez, bir sigara içmek için denebilir, gelmeyince gerisin geri dönüşler, odaya kapanışlar, kapının çalması da neymiş, bir o kadar daha geçsin hele, açamaya gerek kalmayışlar, oturup, ama inanarak, o gün için karaktersiz harflerle mektup karalayışlar, tıpkı doğmamış kızına mektup yazan veremli babanın duyarlığı denebilir, duran duvarın durmadığı gerçeğiyle gözlerini tavana dikip gözünü yumuşlar, uykuya dalışlar, rüyada gezinişler ve daha yüzlerce şeyin sığdığı küçük ve siyah çöp poşeti altta hamam böcekleri, üstte kara sineklerin meraklı saldırısı altında sessizce kapının önünde bekliyordu. Mezkûr kişi gözlerini devirip, “Bunun için miydi her şey?” diye sordu. Sanırım bunun içindi her şey, bundan başka inanacak hiçbir şey yoktu, onca şey küçük bir siyah çöp poşetine sığmıştı, şimdicek haşerenin yiyeceği olmanın garip hazzını duyuyor olmalıydı; küt diye kapıyı çekti, içeriye girdi, çay bitmişti, dilerim tütün bitmezdi, ekmek vardı ama, bir de tavuklu bulgur kalmıştı, bir ya da iki tabak olmalı, içi birden boşalınca boş yatağa uzandı, akşam olmak üzereydi, yalan gibi zararlı haşere yoktu, bütün bakliyatı kemiren ve geriye yiyecek bir şey bırakmayan kemirgendi o; uyumayacağını biliyordu ama, birazcık uzanmadan hiçbir şey yapamayacağını da biliyordu, şu şeyleri bitirmesi gerekiyordu, şeyleri bitirmek içinse güç toplaması; uzandı, ayaklarını da uzattı, kolunun birini gözlerine perde yaptı, gözlerini yumdu.

dehr

YAZILMAMIŞ BİR PARÇA ROMAN

Sonya, asimetrik ve geniş odasının bir köşesine kıvrılmış meş’um saatin gelmesini bekliyordu, mezkûr kişi, bir yan odada sandalyesini kapalı kapıya dayamış, tıpkı Sonya gibi ilgili saatin gelmesini bekliyordu; oda buz gibiydi ama dert etmeye gerek yoktu, en sonunda birazdan seyre koyulacağı tiyatro her şeye değiyordu. Dudaklarını hınzır bir gülüş çarpıtmıştı; belki buna sırıtış demeliydi.

Sonya, biraz sonra ne olacağıyla ilgili tek bir fikre bile sahip değildi ama kalbi, bir takım şeyleri fısıldamaktan geri durmuyordu. Bu şeyler korkunç olmalıydı ve galiba bundan korkması gerekiyordu. Şüphe yok ki Raskolnikov diğerlerine benzemiyordu, gözleri bir tuhaftı, sesi bir tuhaftı, suskusu tam bir işkence nedeniydi, susarken ne düşündüğünü bilmek Sonya için tam bir muammaydı; ve söyledikleri! Sonya, Raskolnikov’dan işittiklerini daha önce hiç kimseden işitmemişti, bu sözlerin duyurduklarıysa, bambaşka âlemlerde demlenmiş de öyle kalbine damlamış gibiydi; şunu kesinlikle diyebilirdi ki, Raskolnikov yaşayan bir insandan çok, unutulmuş bir romandan çıkmış gibiydi. Sonya bunu şiddetle duyuyordu. Gerçek şu ki, Raskolnikov zamanını çaldırmış olmalıydı, Sonya ona bakarken, onun kral olup bütün bir ülkeyi rahatlıkla yönetebileceğini görüyordu ya da büyük bir yazardı o ve daha şimdiye kadar kimsenin yazamadığını yazıyordu. Raskolnikov’dan saçılan maneviyat öyle güçlüydü ki, Sonya bunu düşünmekten kurtulamıyordu. Sadece ya çok erken gelmişti dünyaya ya da çok geç kalmıştı; şimdi bilmediği bir zamanda debelenip duruyordu.

Bir tıkırtı işitince, bunun ailece sağır ve dilsiz komşuları olduğunu düşündü ve hemen unuttu. Bir önceki gün Raskolnikov’a okumak zorunda kaldığı kıssayı hatırladı, bütün bedeni sıtmaya tutulmuş gibi titredi, aynı dehşeti bir daha duymaktan kurtulamıyordu. “Ah!” diye iç geçirdi; “Ben yalnız ve zavallı bir genç kızım, bu kadarı bana çok fazla! İyi de neden hâlâ gelmedi, vaz mı geçti acaba?”

Oysa gerçek hiç de böyle değildi, Raskolnikov aşağıda üçtür kapının önünden geçip gidiyordu; gece karanlık, dünyaysa soğuktu, Raskolnikov üşüyordu ama bu üşüme bir başka üşümeydi, geçmiyordu bir türlü ve bir türlü karar verip yukarıya çıkamıyordu; gelip gelip kapının önünden dönüyordu, sanki Sonyacığa zulüm ediyormuş hissine kapılıyordu. Bu histen daha zalim bir his de şuydu: Raskolnikov, Sonya’yı kendine kurban olarak seçtiği düşüncesinden kurtulamıyordu, işte bundan yukarıya çıkmaya karar veremiyordu. Oysa çıkmak istiyordu, kesinlikle Sonya’yı görmek istiyordu. İlginçti ama Sonya’ya muhtaç hissediyordu; dördüncüsünde yukarıya çıkmayı başardı, biraz önceki kararsızlık bir anda tuzla buz olmuş gibiydi, merdivenleri hızla çıkıyordu, kaşla göz arasında kendini Sonya’nın karanlık odasında buldu; bir çığlık hızla yükselip, kesildi.

“Korktun mu?” diye sordu Raskolnikov.

“Şey… diye kekeledi Sonya, aslında gelmeyeceğini sanıyordum, birden girince içeri…”

“İstersen hemen dönüp giderim” dedi Raskolnikov.

“Hayır, bunu istemiyorum. Sadece biraz korktum, geçer şimdi.”

Şimdi Raskolnikov buraya neden geldiğini bilmiyordu, tıpkı dün gece gibiydi her şey; kimdi bu kızcağız, kimdi karşısında tir tir titreyen şu zavallı Sonya? Neden ona bunca muhtaç hissediyordu, neden her seferinde kapısını çalmak istiyordu, neden bütün sustuklarını gelip yüzüne haykırmak istiyordu? Hayır, bilmiyordu, bütün bu nedenlerden ayrı hissediyordu, sadece gelmek istiyordu, her seferinde dönüp gelmek!

“Dinle beni Sonya, dedi Raskolnikov; senden beni çok iyi dinlemeni istiyorum. Eğer gitmemi istiyorsan, bunu bana söylemelisin, eğer seni korkutuyorsam, bunu bana söylemelisin. Çünkü ben sana neden geldiğimi bilmiyorum, bunu sen de bilmiyorsun, ikimiz de bilmiyoruz ama, galiba ben gelmek istiyorum ve sen de beni bekliyorsun. Görüyorsun değil mi, ikimiz de şaşkınlarız, ne yapacağını bilmeyen küçük çocuklarız, yolunu yitirmiş berduşlarız. Ama bırak şimdi, sadece beni dinle! Dün gece için beni affetmelisin, ben böyleyim işte, bundan kurtulamıyorum. Ne olur sus da beni dinle, sözümü kesmeni istemiyorum. Ah, tabii ya, konuşmuyorsun bile, görüyorsun işte, ne dediğimi bile bilmiyorum, oysa gelmiş Sonya’ya anlatmak istiyorum ve bak işte ona durmadan zulmediyorum.

“Sorun şu ki Sonya, onca zaman sonra bile kendimin kim olduğunu bilmiyorum, neden yaşadığımı da, sonra neler olacağını da bilmiyorum. Kesinlikle bilmiyorum. Bunu düşünmediğimi mi sanıyorsun? Ah, zavallı Sonya! Benim küçüğüm, miniminnacığım! Elbette düşündüm ve şu karara vardım: Ben bir kahramandım, evet Sonya, ben bir kahramandım ama, şimdi kendi pisliğine gömülmüş ve debelenmek zorunda olan bir domuz gibi ruhum çığlıklar atıyor; buysa beni öldürüyor, bilemezsin!

“Civcivleri bilir misin Sonya, küçücüktürler, sarıcıktırlar, civ civ diye annelerinin peşinden giderler. Evet Sonya, doğa kanunu her şeydir; zira o civcivler kendi yumurtalarında, anneleri kuluçkadayken tam yirmi bir gün beklemek zorundadırlar. Duydun mu? Tam yirmi bir gün, bundan az ya da çok olmamalıdır, daha erken kırılması ya da daha geç kalmasıyla ortada bir civciv de kalmaz; çünkü dünya, tamamlanmamış ceninler çöplüğüdür. Ama geçelim civcivleri; tırtıllar da böyledir, kendi kozalarını örerler ve sonra da kendilerini sırlarlar. Yine yirmi bir gün kadar beklerler ve sonra pırr diye kelebeğe dönüşürler; aç gözlü insanoğlu ipek elde etmek için erken davranıp kozayı kaynar suya attığında artık bir tıltıl da, kelebek de kalmaz. Evet, dünya tamamlanmamış ceninler çöplüğüdür.”

Bir tıkırtı işitilince birden sustu ve merakla sesin geldiği yöne baktı. Bir süre sessizliği dinledi. Sonya’nın göğsü heyecandan inip kalkıyordu, Raskolnikov’sa hâlâ odanın uzak köşesindeki diğer bölmelere çıkan kapalı kapıya bakıyordu. “Gidinin şeytanı!” diye tısladı ve birden bir şey anlamış gibi Sonya’ya baktı.

“Hiçbir zaman Sonya, hiçbir zaman kendimden kurtulamadım. İşte hep orada oturdum ve kendimi denetledim, tıpkı bir şeytan gibi, sırasında kendimi, kendime şikâyet etmekten vazgeçmedim. Kişi kendine ifitra eder mi hiç? Eder Sonya, eder diyorum, bana inanmak zorundasın! Kendini kınamaya başla ve sonra da hiçliğe er! Kendini kına Sonya, herkes adına kendini kına, yerden yere vur, dünyanın bir köşesinde bir köpekçiğin ayağınının sakat kalmasını kendinden bil, sokağa terkedilen küçük çocukların suçlarını yüklen, kendi günahı altında ezilen zavallıların günahını sırtlan, sırasında gökten düşen meteorların bile senin yüzünden dünyaya isabet ettiğini düşün, bilimin canı cehenneme, bütün olumsuzlukların tek nedenini kendi varlığından bil; böyle daha mutlu olacaksın demiyorum, asla mutlu olmayacaksın, hatta çok fazla mutsuz olacaksın; ama olmayacaksın diyorum, kendi varlığından bile kuşkuya düşeceksin; işte ben yıllarca bunu yaptım Sonya!..”

Birden sustu ve Sonya’ya baktı, ne diyeceğini şaşırmıştı, kafası zonkluyordu, bütün bedeni müthiş bir şekilde titriyordu, ilgili üşüme şimdi bütün ruhunu kaplamıştı. gayrı iradi paltosunun yakalarını çenesine kadar çekip boynunu omzuna gömdü, biraz önce tıkırtının geldiği yöne baktı, müthiş bir öfke kasırgası gövdesini bir zırh gibi sarıp kuşattı; bu zırh öyle somut bir şeydi ki, tıkır tıkır dişlerine vuran zırhın demirlerini dişlese yeriydi. Sonya’yı hatırlayınca tekrar ona döndü; Sonya’nın bir köşeye çekilmiş bu korkulu hâlinin onda yarattığı tiksinti önüne geçilmez bir şekilde ruhunu kararttı, şimdi gövdesini yakan öfkeyi koyacak yer bulamıyordu, şimdi ne yapacağını bilemiyordu, şu zavallı kızdan ne istediğini bilmiyordu.

“Unut, diye haykırdı; beni de unut, saçmalarımı da, her şeyi, her şeyi de unut! Ben hiç olmadım, hiç gelmedim, hiç demedim farzet. Bu zor olmayacaktır, çünkü ben gerçekte yokum. Evet, hatırladım, sana sadece bunu demeye gelmek istemiştim. Ben yokum ve hiçbir zaman da olmadım, kahraman falan da değilim, sen benim en kötü zamanımda karşıma çıkmış da değilsin; sen de yoksun Sonya, bunu bil! Tıpkı benim gibisin, bana benzersin, iki acılı hiçlikleriz biz; unutma, unutma, unutma!”

Birden dönüp gitti, Sonya yapayalnız kaldı; biraz önce de yalnızdı ama, şimdi daha yalnız hissediyordu ve biliyordu, yarın yine gelecekti.

 

dehr